28 Ekim 2025 tarihinde, Norveç’te, Tromsø kentinde, Kvaløya Adası’nda, Storelva Okulu yakınlarında, 8 yaşındaki bir çocuk buz tutmuş suya düştü.
Soğuk, karanlık ve ölüm birkaç adım ötedeydi.
Onu kurtaranlar ise 12 yaşındaki iki arkadaşıydı.
Tereddüt etmediler.
Bağırmadılar, beklemediler, emir istemediler.
Atladılar, tuttular, çektiler, kurtardılar.
Bu çocukların ne yetkisi vardı ne ünvanı.
Ama vicdanları vardı.
Arkadaşları vardı.
İnsanlıkları vardı.

Şimdi başka bir yere bakalım.
Yıllarca birlikte çalışan insanlar…
Aynı işi yapmışlar, aynı sofrayı paylaşmışlar, birbirlerine sadece “arkadaşım” değil, “yoldaşım” demişler.
Aynı toplumsal amaç için emek vermişler, aynı davanın içinde yürümüşler.
Aynı adaletsizliğe karşı durmuşlar, aynı sözü tekrar etmişler.
Sonra içlerinden biri yönetici oluyor.
Ve işte tam orada çürüme başlıyor.
Artık “yoldaş” yok.
Artık “birlikte mücadele” yok.
Artık makam var.
Artık yetki var.
Artık güç var.
Dün omuz omuza yürüdüğü insan,
bugün karşısındakini ezmeye çalışıyor.
Mobbing başlıyor.
Aşağılama başlıyor.
Tehdit başlıyor.
“Ben senin amirinim” cümlesi bir susturma yöntemine dönüşüyor.
Bir tarafta Tromsø’da buz gibi suya atlayan çocuklar var.
Diğer tarafta koltuğunu kaybetmemek için yoldaşını harcayan yetişkinler.
Çocuklar bir hayat kurtardı.
Bazı yöneticiler bir hayatı karartıyor.
Bu cesaret mi?
Hayır.
Bu korkaklık.
Yetki insanı büyütmüyorsa,
aksine küçültüyorsa,
orada sorun görevde değil, kişiliktedir.
Bir insanı sudan çekip çıkarmak zordur.
Ama bir insanı psikolojik olarak batırmak kolaydır.
Çoğu zaman bunu yapanlar da en çok “biz eskiden yoldaştık” diyenler olur.
O çocuklar bize basit bir şey gösterdi:
Yoldaşlık zor günde belli olur.
Bazı yöneticiler ise başka bir şey gösteriyor:
Makam varsa, yoldaşlık biter.
Bugün herkesin kendine sorması gereken soru şudur:
Biz kimin tarafındayız?
Kurtaranların mı, ezenlerin mi?
Tromsø’daki çocuklar bir arkadaşını hayatta tuttu.
Bazı yöneticiler ise bir yoldaşını hayattan düşürmeye çalışıyor.
Bu farkı görmek için büyümeye gerek yok.
İnsan olmak yeter.